O aslında bir kral

Genelde bir romanı elinizde tuttuğunuz zaman ne kadarı gerçek ne kadarı kurmaca hiçbir zaman bilemezsiniz. Yazarın hayatına dair biraz bilgi varsa elinizde, ilk sorunun cevabına ulaşmak için dikkatlice satır aralarındaki ipuçlarını birleştirip bir sonuca varmaya çalışırsınız. Bazen bir kitapta yazarının bütün hayatı gözlerinizin önündedir bazen ise tamamen kurmaca cümleler karşılar sizi.

Şimdi ise edebiyatta yeni bir akım gün geçtikçe kendine yer edinmeye başladı. Birinci tekil şahış artık edebiyatta kendisine daha güçlü ve geniş bir alan açıyor. İspanyol ve Latin Amerika edebiyatında bu akıma “autoficción” deniyor. Geçmişin korkularından sıyrılıp bireyin kendisinden bahsetmesi, önyargılar olmadan kuşakların kendi hayatlarını anlatması da denebilir buna. Bu anlatımlar kitap sayfalarında karşımıza çıkmaya başladığından beri de bu yeni akım üzerine tartışmalar hatta uluslararası buluşmalar düzenleniyor. Tıpkı temmuzda Fransa’nın Normandiya bölgesinde ya da Şubat’ta Almanya’daki Bremen Üniversitesi’nde gerçekleştirilenler gibi.

Yazarlar ve eleştirmenler bu yeni akımın İspanyol ve Latin Amerika edebiyatının geleceğini olarak kabul etmiş durumda. Ama herkes aynı fikirde değil. Mesela Bremen’deki semineri düzenleyen Sabine Schlickers bunun bir moda olduğunu düşünüyor: “Bu bir moda olabilir ama bütün modalar gibi bunun da tehlikeleri var. Göreceğiz.” Bu akımın ürünleri otobiyografi, günlük, anı, noter onayı almış şeyler, biyografi ya da her şeyin kurmaca olduğu romanlar değil. Ama aynı zamanda bunların hepsi. Bunlar edebiyat. Bu konuda İspanyol yazar Javier Marias ‘edebiyatın hepsini asimile ettiği’ düşüncesinde ısrarlı.

Bu akım bir bakıma Kuzey Amerika ya da genel olarak bütün dünya edebiyatına hakim olan, iyi bir romanın üçüncü tekil şahısta yazılacağı düşüncesine de bir tepki niteliğinde. ‘Ben’in kullanımı Dante, Marcel Proust, Louis-Ferdinand Céline, Jorge Luis Borges, Thomas Bernhard, Jorge Semprún ve Marguerite Duras gibi birçok isimde etkili olmuştur. İspanyol edebiyatında ise Carmen Martín Gaite, Carlos Barral, Juan ve Luis Goytisolo, Juan José Millas örnek gösterilebilir. Marias, 1987’de “Otobiyorafi ve kurmaca” başlıklı makalesinde gerçek ve doğru materyalin kullanımını anlatmış, otobiyografinin alanını sanki sadece kurmacaymış gibi sınırlandırmanın hem çekici hem de ilginç yollarını aktarmıştı. Bu makaleden iki yıl sonra “Todas las Almas / Bütün Ruhlar” adlı romanını yayımladı. 1998’de ise ‘sahte romanı’ “Negra Espalda del Tiempo / Zamanın Kara Sırtı”nı yayımladı.

Yazar bu kitapla ilgili şöyle yazdı: “Ben, hayatını düşlediği ve yazdığı için hayatı zenginleşen ya da kınanan ne ilk yazarım ne de son yazar olacağım.” Ben’in pragmatik yaratıcılarından Marcel Proust “Anlıyorum ki, o izlenimleri aktarmak, o tek gerçek olan önemli kitabı yazmak için büyük bir yazarın kelimeyi olduğu anlamıyla kullanmaz, onu yaratır ama o kelime çoktan her birimizin içinde varolduğundan onu yorumlar. Bir yazarın görevi ve ödevi bir yorumcununki gibi bunlardır” demişti. Şimdi bu yeniden yorumlama fikrini bir kenarda tutup Marias’a dönecek olursak eğer önce Redonda adasından bahsetmek gerekir.

Redonda ya da bilinen o mizah öğesi adıyla Redonda Krallığı aslında bir Karaib adası. Ama adada ne bir yerleşim yeri var ne de başlarına kralın geçmesini gerektirecek bir insan. Bir tevatüre göre Redonda’nın yakınındaki Montserrat adasından Matthew Dowdy Shiell, kendisini 1865’te Redonda Kralı ilan etmiş. Bu hikayeyi de bir kurmaca yazar olan oğlu nesilden nesile taşımış. Marias da Bütün Ruhlar kitabını yazarken Redonda’nın üçüncü kralı olan şair John Gawsworth’ü de tasvir etmiş. Krallık 1997’de Marias’a geçmişti. Bütün bu olaylar ve taht değişimleri ise yazarın sahte romanı Zamanın Kara Sırtı’nda anlatılıyor. Aslında kitaba ilham veren şey Marias’ın Bütün Ruhlar kitabının resepsiyonuna katılan insanlarmış, hatta Marias’a göre onlar kitaptaki karakterlerin kaynağını oluşturuyor. Tahta çıktığından beri Marias, Reino de Redonda / Redonda Krallığı’nı bir edisyonlarında bir marka olarak kullanmaya başlamştı.

Hatta İspanyol yazar, krallığı süresince birçok ismi dük ve düşes ilan etmişti. Mesela İspanyol yönetmen Pedro Almodovar, Titreşim Dükü; sosyolog Pierre Bourdieu, Köksüzlük Dükü ya da yönetmen Francis Ford Coppola, Megapolis Dükü ilan edilmişti. Bununla da yetinmeyen Marias dük ve düşeslerin karar verdiği bir edebiyat ödülü de yaratmıştı. Para ödülünün dışında kazanana Dükalık da veriliyordu. 2001’de dağıtılmaya başlayan ödülü alanlar arasında Olalla Dükü yönetmen Eric Rohmer ya da Ontario Düşesi yazar Alice Munro bulunuyor. Hatta Türkçe’de Marias’ı okumak isteyenler Everest yayınlarından çıkan Ufkun Öte yanı ile Antartika’ya bir yolculuk yapabilir ya da Can yayınlarından çıkan Yazınsal Yaşamlar’ı okuyabilir. Yazar, Yazınsal Yaşamlar’da Oscar Wilde’dan James Joyce’a, Rainer Maria Rilke’den Laurence Sterne’ye birçok ünlü yazarın kısa yaşam öykülerini yine kendi bildiği o hayal dünyası ile ama bir yandan da gerçeklişkten şaşmayarak saygılı bir şekilde okuyucu ile paylaşıyor. Marias aslında onların da bir roman kahramanı olmak istediğini düşündüğü için hem kendi romanının karakterlerini oluşturuyor hem de bu insanların hayallerini gerçekleştiriyor.

Hal böyle olunca Marias’ın yazdığı kitaplarda kurmacanın payını sorgulamadan önce yaşadığı hayatın ne kadarını gerçek ne kadarını kurmaca kabul ettiğine bakmak gerekir. İnsanların yaşamadığı bir adanın kralı olan bir yazarın hayalgücünün kuvveti su götürmese de, kitabına konu ettiği dük ve düşeslerin gerçekliği de aslında bir o kadar su götürmez. Yazar aslında kendisini anlatıyor, Redonda Kralı bir yazar. Redonda Krallığı’nın gerçekliğini sorgulamak yerine yazarın romanının akışı ile ilerlemek çok daha iyi bir seçenek olacaktır. Keza kendisinin de dediği gibi, o bu gerçeklik-kurmaca karmaşasını düşleyip yaşatan ne ilk yazar ne de son yazar olacak. Edebiyatta varlığı en muğlak olan şey her zaman ‘ben’ olarak kalacak keza bir romancının bütün yaşadıklarından sıyrılıp yeni bir karakter yaratmasının imkansızlığı kadar kendi hayatında yaşadıklarından beslenmesini yadsıması da beklenemez.

‘Ben’in kullanımı yeni bir akım olarak İspanyol ve Latin Amerika edebiyatında yükselişe geçse de aslında kökleri diğer edebiyatlarda çok daha eskilere dayanıyor. Fransız edebiyatına bakıldığında 1857’de yayımlanan Madame Bovary, “Ben Madam Bovary” diye başlarken aslında bize kitabın yazarı Gustave Flaubert’in hayatı ile ilgili birçok şeyi anlatacağının ipucunu vermekteydi. Kitabın geneline bakıldığı zaman Flaubert’in yaşadığı dönemin Fransası’nın da tasviri ile karşılaşıyorduk. 1976’da ise bir gün pek başarısı olmayan Hint asıllı İngiliz bir yazar yeni bir şey denemek istedi ve romanına şöyle başladı: “Ben Bombay şehrinde doğdum…” “Şeytan Ayetleri” kitabının basılmasının ardından 1988’de Ayetullah Humeyni’nin hakkında ölüm fetvası verdiği Salman Rüşdi de “Geceyarısı Çocukları”na birinci tekil şahsı kullanarak böyle başlamıştı. Hindistan ve Pakistan’ın yaşadığı çalkantılı dönem ve Rüşdi’nin hayatının bir harmanıydı bu kitap da. Rüşdi o zamanı şöyle anlatıyor: “İçimde Salim Sinai’nin sesini keşfettiğimde yaşadığım hissi hâlâ yeniden yaşayabiliyorum. Bunu keşfettiğimde aynı zamanda kendiminkini de keşfettim. O günü on yıl süren başarısız girişimlerim sonunda o günü gerçekten yazar olduğum bir gün olarak hatırlıyorum.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir