‘Komplo teorisyenleri gibi yaşıyorsun’

Mexico City eşcinsel evliliği kabul eden ilk Latin Amerika kenti oldu… Peki ya Türkiye’deki eşcinseller için hayat nasıl akıyor? Neleri saklıyorlar, ne kadar açılıyorlar? Gey divası olarak lanse edilen şarkıcı Hande Yener’e nasıl bakıyorlar? Ve ilk kez bir eşcinsel annesinden oğluna açık mektup…

İspanyol şair Federico Garcia Lorca idam edildiğinde yıllardan 1936’dıydı. Eşcinsel olup olmadığı konusunda çok büyük tartışmalar olan Lorca öldürülmeden önce idam mangasından birinin “İ.ne olduğu için kıçına iki kurşun sık” dediği iddia edilir. Aradan 73 yıl geçti ama birçok yerde eşcinsel evliliklere izin verilse de eşcinselliğin algılanışı ile ilgili çok fazla şey değişmedi.

B. İstanbul’da yaşıyor. Eşcinsel ve ailesi de eşcinsel olduğunu biliyor. Hatta annesi 2006’da Lambda İstanbul Aile Grubu’nu kuranlardan. Kavramsal sanatçı olarak hayatını idame ettirmeye çalışan B. hayatının bir döneminde Lambda’nın çeşitli medya komisyonlarında çalışmış, eşcinseller, biseksüeller, travestiler ve transeksüellerle ilgili yaşanan olaylarda söz sahibi olan bir kurumun “teyze bilir”i konumundaydı da diyebiliriz. Artık bağımsız, belki dili daha sivri, belki de seçtiği kelimeler üzerinde eşcinsel olmasından kaynaklanan tek bir es’ten daha fazlası durmuyor. Hande Yener’i gey divası olarak görmüyor ve eşcinsellik karşıtı ideolojilerin kökeninde yazılı ve sözlü mirasın yattığına inanıyor.

Eşcinsel olduğunu açıklamadan önce psikolojik destek aldın mı?

B: Hayır almadım.

Nasıl karar verdin?

B: Karar vermek diye bir şey yok zaten. Böyle bir durumda ben sana sorayım, sen heteroseksüel olduğuna nasıl karar verdin?

Ama benim birine söylemem gerekmiyor…

B: Senin gerekmiyor benim gerekmek zorunda bırakıldığım için bir şekilde bir isme ulaşmam ve o isim neticesinde kendime bir yafta yapıştırmam lazım ya hani, ben o süreci bambaşka geçirdim, çoğumuz aslında öyle geçiriyoruz. Cinsel arzumuzun ne olduğunu aşağı yukarı biliyoruz ama sürekli bir inkarla geçiyor. Ben 16 yaşında ilk kez eşcinsel olduğumu itiraf edebildim kendime. İtiraf etme sürecine kadar sürekli inkarla geçti çok uzun bir süre. Ama kendimi bildim bileli sürekli erkeklerden hoşlanıyordum aslında.

Peki ilk kime söyledin?

B: Çok yakın bir arkadaşım, onun da eşcinsel olduğunu tahmin ettiğim için ona açıldım. O da bana “Aramıza hoş geldin” dedi.

Peki aileden ilk kim öğrendi?

B: Aileden ilk annem öğrendi, asılnda annemle babam aynı anda öğrendi. Ben kendime açıldıktan yaklaşık üç buçuk dört ay sonra annemle konuştuğumuz bir sırada, annemin de benim eşcinsel olduğumdan şüphelendiği sırada, bana sürekli arkadaşlarının kız arkadaşları oluyor, birileriyle öpüşmüşsündür niye bana söylemedin gibi soruları vardı. Bir gece uzun bir konuşma eşcinselliğe gelip orda kapandı. Ertesi gün de bir baktım annem de babam da halihazırda beni bekliyor konuşmak için. Ben böyle bir dört beş saat “Hayır”, “Yok bir şey”, “Önemli değil”, “Gidin başımdan” gibi bir sürü şey söyledikten sonra “Ben geyim” dedim, bir rahatladılar. Onlar daha farklı kötü şeyler bekliyorlarmış kafalarında, başıma bir şey geldi, tecavüze uğradı, bela aldı filan gibi. Benim eşcinsel olduğumu öğrenince bir “Oh” dediler sonra olayın devamında kendi endişeleri şüpheleri ortaya çıkmaya başladı. Ne bu şimdi, değişen bir şey mi, birinden mi etkilendi, biz mi yanlış bir şey yaptık yetiştirirken, tahmin edebileceğin dünyanın her yerindeki anne babanın aklına gelen bütün o sorular takır takır gelmeye başladı. Yardım almamız gerekiyor, biz bu konu üzerine hiçbir şey bilmiyoruz dediler. Bunun üzerine hepimiz bir terapiste taşındık.

091224-b1

Lambda nerde devreye girdi?

B: Lambda çok sonra devreye girdi. Biz kendimiz münferit bir şekilde çıktık bu yolculuğa. Biz psikoloğa gittik. Psikolog benim dışarı çıkmamı istedi. Annemle babama bu olayın değişemeyeceğini, değişme gibi herhangi bir şeyin olmadığını, cinsel yönelim denen şeyin olgunun yani heteroseksüellikle, eşcinselliğin biseksüellikle aynı şey olduğunu, dünyanın herhangi bir yerinde kadınların erkeklerden, erkeklerin kadınlardan, erkeklerin erkeklerden, kadınların kadınlardan neden hoşlandığına dair herhangi bir verinin tıp tarafından bulunamadığını, o yüzden 1973 yılından beri hastalık olmadığını anlattı. Onlar da bu şekilde bütün endişelerini kırdılar orada. Bunun değişmez bir şey olduğunu kabul ettiler. Tabii bir buçuk sene evde o gergin hal kaldı. Zamanla ama, cidden zaman çok onarıcı bir şey, alışkanlıkla da alakalı bir şey, kafasındaki mürüvvet olgusunun kırılışı, evlenecek çocuk yapıcak, erkek çocuktan toplumsal kodlar tarafından beklenti haline sokulmuş anne babaların bekleyeceği her türlü şeyi onlar da bekliyorlardı aşağı yukarı. Modern açık fikirli bir aileydik ama eşcinselliği kabul edecek kadar yüzde 100 modern tutarlı bir aile değildik tabii. Ama onlar da, özellikle annem o arayı sürekli okuyarak kendini geliştirerek kapattı. Annemle aynı dönemde psikoloğa gittik, annem dört ay ben bir yıl kadar gittim. Çünkü çocukluk tramvalarım vardı, eşcinsel olmamdan dolayı yaşadığım abuk subuk olaylar oluşumdan ötürü çevrem dolayısıyla yaşadığım birçok olay peşisıra oluşmuş sıkıntılarım vardı. Onları atlatıp tanımlamak için bir sene kadar terapiste gitmem gerekti.

Lambda ile olan ilişkin ne zaman başladı?

B: Kendime açıldıktan dört sene sonra Lambda’ya gittim. O zamanki erkek arkadaşımla beraber onun ödev konusu için arşiv araştırmasını yapmaya gitmiştik. O dönem ikimiz medyada travestiler ve transeksüeller nasıl yer alıyorla ilgili bir belgesel yapıyorduk. İnternet öncesi gazeteleri taramıştık.

Annen ne zaman dahil oldu?

B: 2006’nın yaz aylarıydı galiba. Radikal’de Şule Büyükçizmeci eşcinsellik ve aşk üzerine (biraz ötekileştire ötekileştire) bir yazı dizisi yapıyordu. O sırada ben Lambda medya komisyonunda görevliydim. Medya komisyonu üzerinden Şule’yle tanıştık. Gayet iyi niyetliydi, elastikiyeti mevcuttu, haber metinlerine biraz burnumuzu sokmamıza izin verdi. Nitekim yine de gazetenin başka kontrolörleri yüzünden geçmeyen kalemlerine takılan ve gerçeklikten sapan birçok veriyi de barındırıyordu. Yedi günlük bir yazı dizisi çıktı eşcinsellik üzerine, yedinci günü de ben Şule’ye teklif etmiştim. Ben annemlere açığım, bir aile üyesinin böyle bir mektubu çok cesaretlendirci olabilir, bunu böyle yayınlayalım dedim ve annem de bir mektup (aşağıda) yazdı. O mektup çok yankı uyandırdı, ilk kez bir eşcinselin annesinin yazdığı bir şey pozitif bir pencereden, hem bir örgüt çatısı altından gözükmüyordu. Hem münferit, hem de tam da anlatılmak isteneni veren temiz bir yazıydı. Dayandığı yerler güzeldi, mağduriyet üzerine kurulu bir metin değildi. Bunun neticesinden annem başka bir arkadaşımın annesi ile bir araya gelip Lambda İstanbul Aile Grubu LISTAG’ı kurdu. Sonra bir transeksüel annesi de katıldı onlara, Şu anda 1.5 senedir çok faal bir şekilde çalışıyorlar. Şu an annem aktivizm yapıyor benim yerime yani.

Röportaj verme cesaretini nasıl gösterdin?

B: O delilik bence.

İlk röportajını adınla vermedin?

B: 2007’de ismimle vermeye başladım. 2007’den evvel çok zor oldu benim için, hala da değiştiriyorum ismimi. Eskisi kadar cesaretim de kalmadı. İlk açık röportajımı Sabah gazetesine vermiştim ama o sırada Ahmet Yıldız cinayeti olmuştu. Üskürdar’da çapraz ateş sonucu ailesi tarafından öldürülmüştü. O çocuğun cinayeti basında çok fazla yankı uyandırmıştı. Türkiye’de nefret cinayetleri oluyordu ve o ara ben ilk açık röportajımı verdim. Bayağı da korkmuştum tehdit alacağım diye…

Aldın mı?

B: Hayır almadım, hiç başıma öyle bir şey gelmedi.

Peki röportajından sonra bir şey oldu mu?

B: Oldu tabii, eşcinsellerden oldu daha çok aslında. Benim açık olmamın yarattığı bir taktım sorunlar yaşadım.

Niye bir hoşnutsuzluk var açık olmaya karşı?

B: Genel olarak Türkiye’deki vaziyet pek o kadar iç açıcı değil. Ailesine gizli olup, hatta kendisine bile gizli olanlar var. Kendisine bile eşcinselliğini, biseksüelliğini tam anlamıyla itiraf edememiş bir sürü insan var. Bilhassa biseksüelliğini diyorum çünkü yaygın bir şekilde Türkiye’de kültürel anlamda da bir sürü biseksüellik edimleri başladı halihazırda zaten var. Onun dışında kapalılık hali bir şekilde devlet ve sistem tarafından da organize ediliyor. Söylemler onun üzerine, aile onun üzerine; heteroseksüellik üzerine kurulu, biz buna heteroseksizm diyoruz. Çoğu şey heteroseksizm yüzünden. Zaten birinin işten atılma korkusu, aileden yok sayılma korkusu, çevreden atılma korkusu, sosyal ortamdan yoksun kalma korkusu üzerinden insanlar çok da fazla açılamıyor. Gizli bir şekilde ya kendileri gibi gizli partnerlerle ilişkilerini yaşıyorlar hayatlarını idame ediyor.

Eşcinsellerin çoğunlukta olduğu mekanlar, barlar var…

B: Şöyle çalışıyor Türkiye’de mantık. Gey mekanına giden geydir, hetero mekanına giden heterodur. Halbuki biz daha evvel gey mekanları olmadan da hetero mekanlarına gidiyorduk hatta gey mekanlarına meraklı bir şekilde gelen dünya kadar heterolar da var. Bu biraz ne kadar kendinle ilişkin kuvvetli, kendini ifade etmen ne kadar kuvvetli, sen acaba halihazırda üzerine düşündüğün eşcinsellik hakkında ne kadar tutarlı yanıtlar veriyorsun. Kendine karşı ne kadar ikiyüzlüsün. Çünkü zaten eğitim sistemi, medya eşcinselliğin “tu-kaka” olduğuna dair veri veriyor. Zaten baştan kendin kendi eşcinselliğine homofobik bir şekilde büyümeye başlıyorsun. Kendin bir çatışma içerisindesin. Sürekli bunu reddederek, yok sayarak, görmeyerek yaşıyorsun. Ona yalan söyle, ailene yalan söyle, etrafına yalan söyle. Bayağı hani komplo teorisyenleri gibi yaşamaya başlıyorsun. Diyorsun ki kız arkadaşım var. Biriyle berabersin evden çıkıyorsun, annen nereye gidiyorsun diye soruyor. Kız arkadaşıma diyorsun, bir gün getir tanışalım diyor. Yok şöyle yok böyle derken kuyruklu yalanlar silsilesi. Niçin? Sosyal çevreden dışlanma korkusu. Bunun neticesinde de gece mekanları biraz daha davetkar yerler. Sabahın ışıkları gelene kadar insanların içlerinde gizli bir şekilde yaşayabileceği şekilde birkaç bir yer var İstanbul’da. Aslında 10’un üstünde mekan var, eskiden daha fazlaydı, şimdi azalmaya başladı. Şu an eşcinsellerin çok kullandığı profil sitelerine baksan belli açılardan eşcinselliğini kabul etmiş sayıca bayağı fazla oraya kadar gelebilmiş neredeyse 20 bin insan var. Ama oralarda da “Kimse bilmiyor olsun”, “Belli etmiyor olsun”, “Benim gibi gizli olsun” gibi şeyler yazıyor. Açıkça yaşamayan insanlar birbirlerini sürekli arıyor zaten. Burdaki bu kozmopolit hayatlar ortam, birbiriyle kesişmeyen hayatlar da bunu gizlice yaşamaya biraz izin verebiliyor zaten.

Bir sokak röportajında cüzdanında dört yıldır Sezen Aksu’nun fotoğrafını taşıdığını söylemişsin. Şimdi sevgilinin fotoğrafı cüzdanında olsa, bunu söyler miydin?

B: Söylerim tabii. Çok taşıdığım da oldu. Geri adım atmıyorum bu saatten sonra, bu kadar açıldıktan sonra. Temkinliyim çok, eskisi gibi deli değilim sadece.

Vatikan’ın eski konsey üyelerinden Kardinal Javier Lozano Barragan transeksüel ve homoseksüellerin hiçbir zaman cennetin kapısından içeri giremeyeceğini söyledi…

B: Din mevzusunu hiç konuşmasak daha iyi. Çünkü ne diyebilirsin ki, bir takım doneler var, ben inanmıyorum hiçbirine, o kitapların hiçbirine, inanç sistemlerinin reddettiği bir şey eşcinsellik, miras sebebiyle. İdeoloji, elle tutulamayan mirasla, para gibi elle tutulabilir mirasların hepsi tabii ki de aile gibi bir ortamda yayılabilir ancak. Genel bir önyargı var eşcinseller aile kuramıyor diye. İki erkek birbirine aşık olabilir ama bir kadın da onlara çocuklarını emanet edebilir; bunlara siz bakın ben bakamıyorum diyebilir. Bizim de evlilik, evlat edinme hakkımız olsaydı bizim de ailemiz olacaktı. Ama şimdi en kolayı heteroseksüel bir aile üretmek. İdeolojiyi yaymak için en güzel en basit yöntem bu olduğu için. Dünyadaki bütün dini kurumlar, devletlerin kendi ideolojileri de eşcinselliğe karşı ideoloji üretmek zorunda. Çünkü ancak bu şekilde, bir takım karşıtlıklar oluşturarak kendi ideolojilerine inandırdıklarının da akıllarını çelebilirler. LGBT olmak biraz virus olmak gibi anaakım stratejiler içerisinde. Güya bizler kötüyüz, düşkünüz, hastayız. Bu sayede destekçi kılmak istedikleri de iyi, ahlaklı, olmaları gerektiği gibi hatta cennetlik! Vatikan zaten yüzyıllardır bunun propagandasını yapıyor, bunu da Allah ve din korkusuyla yapıyor. Ama tarih kadar eski bu mevzunun önünü her ne yaparlarsa yapsınlar kapayamıyorlar, ancak tıkayabiliyorlar. Çünkü bizler hep vardık, hala varız ve hep olacağız.

Hande Yener’in Lambda ile olan ilişkisi neden, nasıl oldu?

B: Onur yürüyüşüne ünlü simaları çağırmanın avantajı var medyanın dikkatini çekmek için. Bir takım bağlantılar kuruldu Hande Yener’le. Hande geldiğinde mikrofon uzatıldı ona ve o şöyle dedi: “Biz hepimiz sizi çok seviyoruz.” Şimdi biz kim, hepimiz diye seslendiği grup kim? Ayrımcılığın kaç basamaklı olduğunu bilmiyorlar.

Onlar zannediyorlar ki destekçi gibi gözükmek de yeterli. Ama aslında bir takım önyargılar çalışıyor. Biz sizi çok seviyoruz demek bir erkanı temsilen sanki oraya gelmiş gibi, temsil ettiği erkan da heteroseksüellerden ibaretmiş gibi konuşmak. O erkanın temsilcisi olarak orda biz sizi çok seviyoruz gibi bir şey söyledi. Hande’nin yaptığı bu konuşma üzerine de birçok şey yazıldı basında. Destekçi olmanın homofobik olmamak gibi bir tarafı yok. Aramızda heteroseksüeller de var, mesela travesti ve transseksüel kadınlar veyahut erkekler. Onların da karşı cinslerinden hoşlananları var. Hadi buyurun buradan yakın.

Hatta Hande Yener, Madi Clara’dan kendi blogunda yayınladığı üç yazıyla ilgili tekzip istedi. Onunla ilgili üç tane güya hakaret içerikli yazısını ortadan kaldırması ve düzeltmesi için. Çok küfürlü yazıyor ama celebrity olmuş birinin buna biraz da hoşgörülü kalması gerekirken… Madi Clara, “Hande’nin kaybettiği milyarlarca parayı biz geylar mi ödeyeceğiz geyler olarak Hande’ye destek çıkıp-Hande Yener’in borçlarını biz ödemeyelim – Madonna olma hayali kısa sürdü-” diye bir yazısı var mesela, Hande’nin buna çok canının sıkıldığına eminim. Kadın biz sizi çok seviyoruz gibi bir sürü saçma sapan şey söyledi. Hande’nin o kitleye LGBTTlerin içine bir kraliçe edasıyla gelip, aslında bizleri ticari kaygılar güderek kullandığını anladık. Zaten başından beri çoğumuz bunun farkındayız. Bu ilk değil. O yürüyüşe katılmış olması, peşi sıra Madonna’mız olamadığını itiraf ettiği ve tekrar arabesk-pop yapacağına dair eskiye geri dönüyorum açıklamalarından ötürü Madi Clara’dan savcılık aracılığıyla tekzip olayına girmesi cidden çok komik.

Seneler önce Okan Bayülgen’in programlarından birine katılmıştı. Ona lezbiyenlikle ilgili sorular sorulunca gayet homofobik yanıtlar vermişti. Sonra özür diledi. Heteroseksüel olabilir, belki kendi eşcinselliğini saklıyor olabilir Hande. Hiçbirimiz burasıyla ilgilenmiyoruz ama vakıf olmadığı mevzularla ilgili konuştuğu zaman, bir de müziğini sevdiği için geyler ve çok gey dinleyicisi olduğu için gey divası olmuş değil. Kendi kendini böyle kılma derdine girdi o ayrı. Onu pazarlayan insanlar da böyle bir derde girmiş olabilirler ama özünde bayağı önyargılı, homofobik konuşabilen bir kadın. Bu en aşağı yürüyüşe geldiğinde yaptığı konuşmadan da ortaya çıkıyor, Madi Clara’dan tekzip istemesinden de. Kimse tekzip istemiyor artık, ünlü olmanın koşullarından biri hakkında çıkan kötü haberleri hasıraltı etmek, iyisiyle kötüsüyle kabul etmek hakkında çıkan haberleri.

Onur Yürüyüşü sonrası Hande Yener’in eşcinsellerle bir bağlantısı oldu mu?

B: Yok hayır. Gey barda gördüm bir iki kere o kadar. Neden geldi oraya hiçbir fikrim yok. Ama arkadaşları, eşi dostu çoğu gey o yüzden gelmiş olabilir. Gey barlara kimler kimler geliyor. İki gün önce gey bardaydı diye söylesek zaten haber olur. Ünlülerin açılması lazım. İngiltere’de de böyle oldu. 1980’lerin sonunda 1990’ların başında Elton John’lar filan itiraf etti. İtiraf ettikten sonra da atamazsın satamazsın, adama “Sir” unvanını vermişsin. Geçmişten gelen bir oturmuşluk var. Başkalarının haklarına saygılı olma demokrasisi var. O hoşgörüyü kaybetti Türkiye zaten. Çok fazla cumhuriyet ailesi olayına oynamaktan. Zaten akışta giden 400 – 500 yıllık hikayelerin hepsini yok saymaktan ötürü, varolan neşriyatı ortadan kaldırmakla, 80 darbesiyle. Bunlar gibi sebeplerle her şey yurt dışından ithalmiş gibi yaşıyoruz yaşatılıyoruz zaten. Ama şöyle bir 80 yıl öncesine baksan ya da en kötü mahallenin hamamının tarihine baksan. Ya da ne bileyim kütüphaneye gidip minyatür karıştırsan bir sürü şeyler çıkacak oralardan. En kötü TRT’de izlediğin şarkıları anlamıyorsun, Osmanlıca. Artık Osmanlıca diye bir şey kalmadı. TRT bazı şarkıların erkek erkeğe yazılmış olduğunu anlıyor, sözleriyle oynamaya başlıyor. Bizim divan edebiyatımız bile çoğunlukla erkek erkeğe aşkı anlatır. Nitekim Kalkıp da varolanı reddetmek, yok saymak çok kolay tabii.

Bir cemaat haliniz haliniz var. Oturduğunuz mekanlar, gittiğiniz mekanlar, yaptığınız işler, birbirinizi kollamanız. Mesela birçoğunuzun moda dergilerinde editör ya da fotoğrafçı olarak çalışması…

B: Yani her gruplaşmak zorunda bırakılan grup gibi LBGTT camiası da kendi içinde muhakkak böyle bir gruplaşma haline gidiyor. Birbirimizi daha kolay anlıyoruz, ortak deneyim var, ortak mücadele alanları, benzer dertler sıkıntıları bir arada yaşadığımız için. El mahkum bir araya gelmek zorunda kaldığımız mekanlar da oluyor, zamanlar da oluyor. Gönül ister ki daha homojen bir dünya hayaliyle yaşıyoruz, düşünürsen bu sadece LBGTT’lere ait değil, Yahudi cemaati de var, Ermeni cemaati de var, Rum cemaati de var. Bu cemaatlerde de oluyor. Çünkü yaygın anlamda bir önyargı üretildiği için, herkesin yaşam alanlarına dair, yaşam haklarına dair. Söz konusu şeyler sadece sözel de değil, fiziksel şiddete kadar varan şeyler yaşanıyor. Dolayısıyla insanlar biraz kendi kendilerini geriye çekip, hemen anlayabileceği, anlaşabileceği ortamlara çekiliyor. Ama cemaatleşen bir moda sektöründen bahsetmekse söz konusu evet bir takım sektörlerde daha çok daha kolay iş bulma şansımız var. Onun dışında mühendis eşcinseller de var, tekstil mühendisliği mezunu travesti ve transeksüeller de var. Onların iş hakkı var mıydı da gidip oralarda çalışabildiler? Hayır. Çalışamadıkları için herkes belirli yerlerde bir şeyler üretmek zorunda kalıyor. Herkes mesleğini yapsa daha homojen bir hayat olabilirdi çoğu bağlamdan baktığınız zaman ama özünde aşağı yukarı hepimiz aslında insanız, birlikte yaşamaya çalışıyoruz, aynı hoşgörüyü herkesin gösterdiği bir toplumda yaşama hayaliyle yaşıyoruz.

Peki ya Ülker sokak?

B: O bir gettolaşmaydı. Şimdilerde de gettolaşmak zorunda kaldık galiba yani eskiden direnilirdi. Aktif olarak çalışan örgütler de, ana akım LBGTT politikası yapan örgütler de istemiyorlardı gettolaşmayı çünkü kendi içinde belirli bir bölgeye maruz bırakılmak da var. Orada öyle bir hoşgörü kazanılmış dolayısıyla şehrin başka yerlerinde yaşayamama, oralara gidememe. Daha siyah beyaz bir şey gettolaşma hali. Ama şimdi sanırım daha ağırbaşlı bir şekilde Beyoğlu’nu kazanılmış bölge olarak düşünmüyor da değil birçok insan. Cigangir’i vesaire… Bunun da kendi içinde biraz da şu var, hem bilmem kaç senedir buralarda yaşamış olmanın, buranın kozmopoliti, buranın geçmişle olan ilişkileri, daha bir rahat olma hali, gece hayatının burada olma hali, o baskın ideolojinin, mahalle baskısının vesairenin olduğu yerlerden daha rahat olması ile alakalı gettolaşma. Ülker sokak da 1996 travesti ve transeksüellerin bilfiil yaşadıkları, mal mülk sahibi oldukları bir sokaktı. Bir sürü sebepten, NATO’nun geliyor olmasından, Habitat’ın olacağından, bir sürü sebepten baskın yapıldı sokağa. O sokakta yaşayan milliyetçi harekete mensup, o sokakta yaşamayan ama o sokaktan rahatsız olan başka başka gruplar ve Belediye’ye ortak iş yürüten bir sürü insan o sokağa saldırı düzenleyip orada o bir arada yaşama durumunu, gettolaşmaya müsait o durumu yerle bir ettiler. Şu an sadece mal sahibi insanlar oturuyor. Onun dışındaki herkes ya sattı ya terketti, başka yerlere kaydı, Harbiye’ye, Pangaltı’ya. Böyle bir şey var, ben emlakçı emlakçı geziyorum şu anda. Bazı emlakçılar açık açık söylüyorlar travesti istemiyoruz diye, mahalle de kendi koyuluğunu koyuyor. Ama Pangaltı’da öyle bir hoşgörü var uzun zamandır. Harbiye’den de sürülmüş bir grup transeksüel Pangaltı’na yerleşmiş durumda. Ama gün gelecek oradan da sürülecekler. Ev satmak mevzu bahisse kimse satmıyor. Ama internetteki emlak sitelerinde bakıyorum bir travesti mesela evini satıyor. Sadece travestilere ve geylere satıyorum diyor. İnadına orada devam etmek için. Bu apartamda ben çok çile çektim oturmak için, satmam da lazım mümkünse aynen benim gibi biri alsın.

‘Oğlum benim öğretmenim’

Çocuklarına çok düşkün bir anneydim. Sanki hayatımı onlara adamıştım. Dünya bir yana onlar bir yana diye düşünürdüm hep. Sanki onlara bir şey olsa, ondan sonrası düşünemeyeceğim kadar karanlıktı.

Oğlum benim ikinci çocuğumdu. Onu toplumun bakışına, toplumun beklentilerine gore yetiştirmeyi arzuluyordum. İdeal annelik rolümü çok iyi oynadığıma kendimi inandırmıştım. Çoğu annenin de yaptığı gibi sürekli çocuklarımı gözlemler, onların sıkıntılarını hafifletmeye çabalar, onların önünde gider yollarını açar, onları koruyup kollayarak hayatta yürümelerine yardım ederdim. Bugünkü gözümle baktığımda onlara ne kadar bağımlı olduğumu görüyorum. Onların yürümelerine yardım etmekten çok kontrol ettiğimi fark ediyorum.

Ergenlikle birlikte oğlum gergin ve huzursuzdu. Onda bir şeylerin değiştiğinin farkındaydım. Onunla uzun konuşmalarımızdan, davranışlarından eşcinsel olabileceğini veya kendini öyle zannettiğinden şüpheleniyordum. Ben de huzursuz ve gergin olmuştum. Bu düşünceler aklıma geldikçe; ‘Yok canım, olur mu öyle şey? Biz onu çok iyi yetiştiriyoruz’ diye kendimi kandırıyordum. Bu kafa karışıklıkları elbette ki böyle süremezdi.

Bir gün onu soru yağmuruna tuttum. Beş saatlik sürenin ardından bana eşcinsel olduğunu söyledi. İşte o an ondaki rahatlamayı gözlerinde gördüm. Ağlamayı kesişini ve sakinleştiğini çok net hatırlıyorum. Tabii ondaki rahatlamanın aksine benim de başıma dünya yıkılmıştı. Yıllar önce babamı kaybettiğimde de böyle bir acı yaşamıştım… Kayıp… 17 senedir tanıdığım oğlumu kaybetmiştim. Onunla kendini vareden ben de kendimi kaybetmiştim. Şimdi onu hiç tanımıyordum.

Kafamda onunla ilgili oluşturduğum tüm örneklerden uzaktı bu eşcinsellik… Ne hisseder? Neler düşünür? Daha doğrusu nedir bu eşcinsellik? Benim çok iyi tanıdığımı zannettiğim oğlum yoktu artık. Sanki bir yabancıydı karşımda duran. Bir müddet bir psikologdan yardım aldık. Psikolog beni kendime döndürdü. Bu arada eşcinsellikle ilgili makaleler, kitaplar okumaya başladım. Bilgilendikçe korkum azalmaya başladı. Toplumun neden eşcinsellerden korktuğunu anlamaya başladım. Bilgisizlik ve yeni bilgiye direnmek en kötü hastalıklar bence. Onu yeniden tanımaya ve keşfetmeye başladım. Bu çalkalanma döneminde hep şunu düşündüm. Bir insanı sevmekten öte nereye gidebilirdim ki? Onu değiştirmeye zorlamak, olmak istemediği bir kalıba sokmaya çalışmak sadece aptallıktı. O benim evladımdı, canımdan bir parçamdı ve ben onu çok seviyordum. Neden korkuyordum ki? Benim istemediğim biri olmasından mı? Hayallerime ters düştüğü için mi? Fark ettim ki ben onu şimdiye kadar hep koşullu sevmişim. Koşullu sevmek beklenti barındırır. İstedikleri gerçekleşince insan sevdiğini düşünür…. Ben doğru sevgiyi öğrenmek istedim. Önce kendimi severek işe başladım. Bu sayede çocuklarımı daha çok sevdiğimi fark ettim.

Onunla birlikte sanki ben yeniden doğdum. Kendimi yeniden tanıdım. Hayatım ve hayata bakışım tamamıyla değişti. Arkadaşları, sevgilileri ve çevresiyle tanıştıkça yepyeni şeyler öğrendim, keyif aldım. Geç de olsa kendime onun sayesinde ‘Ben kimim?’ diye sorabildim. İşte bunun için o benim öğretmenim. İyi ki oğlum eşcinsel yönelimini bizimle paylaştı. Bu sayede dünyaya ve insanlara bakış açım artık farklı.

Buradan eşcinsel annelerine sesleniyorum. Lütfen çocuklarınızı dinleyin, onlara yakın olun. Önyargılarınızla onları korkutmayın, değiştirmeye çalışmayın. Belki onlar yerine asıl değişmesi gerekenler sizlersiniz. Bu çevre dediğimiz, toplum dediğimiz kurallarına uymaya çaba sarfettiğimiz sistemin hatalı olabileceğini düşünün. Okumaktan kaçmayın ve kendinizi bilgilendirin. Bizler onlara mutlu bireyler olmaları adına artık tüm dünyada hastalık olmadığı kabul edilmiş bir gerçeği reddederek sadece mutsuz gelecekler hazırlıyoruz. Oysa ki gerçek sevgi kabullenicidir, Çocuklarınıza bakarken hep şöyle düşünmeye çalışın: Şimdi, burda ‘sevgi’ olsa ne yapardı?

B.’nin Annesi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir