Beyaz Atlı Prens Boşuna Gelme

Bu yıl sekizincisi düzenlenen !f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’nde kısalar kategorisinde “Mahrem Muhabbetler: Türkiye’den Kısalar” bölümünde Aykut Atasay, İzlem Aybastı ve Zeliha Deniz’in yönettiği “Beyaz Atlı Prens Boşuna Gelme” adlı belgeseli gösterildi. Belgesel Türkiye’de bir tabu haline gelmiş ve üzerine pek belgesel çalışması yapılmamış bir konuyu ele alıyor: Türkiye’deki eşcinsel ve biseksüel kadınların toplum içindeki temsili. Senaryosunu Serap Akçura, Aykut Atasay, İzlem Aybastı, Yeşim Başaran, Zeliha Deniz, Rüzgar Gözüm Gökçe, Evren Savcı ve Ceylan Begüm Yıldız’ın yazdığı belgeselin yapımcısı ise Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği.

– Hepiniz Lambdaistanbul LGBTT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti, Transseksüel) Dayanışma Derneği üyesisiniz. Bu durumun filmi çekmenizde bir katkısı oldu mu?

İzlem: Olduğu söylenebilir. Lambdaistanbul’un yaklaşık olarak 15 yıllık bir tecrübe birikimi var. Oraya her gelen insan kendisinden bir şeyler katıyor, kendi tarihini başka insanlara aktarıyor. Dolayısıyla insanlar cinsel yönelimlerine dair hangi noktalarda sıkıntı yaşıyorlar, yaşanmak istenen ne çok rahatlıkla görebililiyorsunuz. Mesele, bunları bütünleştirip, biraz derleyip toparlamaya kalıyor. Bizler de Lambdalı kadınlar olarak, kendi gözümüzden kendi tecrübelerimizi filme aktarıp, bunları paylaşmaya karar verdik.

Aykut: Cinsel yönelim kimliğimin, böylesine heteroseksist ve ataerkil bir toplumda sosyo-politik bir sorun olduğunu anlamam, üzerine düşünmem ve işler üretmem konusunda Lambdaistanbul en büyük itici ve destekçi güç olmuştur. İzlem’in de dediği gibi, hem dernek çatısı altında hem de derneğin açtığı kapılar, imkanlar doğrultusunda bambaşka günlük hayat deneyimlerini, toplumsal sorunları kanlı canlı görebiliyor, hissedebiliyorsunuz. Tam da LGBTT hareketin, LGBTT bireylerin görünürlük ve temsil sorunları konusunda üretken olmasının kaçınılmaz olduğu bir dönem. O yüzden özellikle aktivistler bunca tanık olduğu ve içselleştirdiği sorunları bir şekilde kağıda dökmeli, kameraya almalı ya da yüz yüze diyalog geliştirmeli insanlarla.

– Daha önce eşcinsel kadınlarla ilgili çok fazla belgesele rastlanmamıştı. Bu konuya yönelmeniz de sizi motive eden süreçler neydi?

İzlem: Evet, hatta hiç yok. Yaşanan sorunlar çok boyutlu ve sıkıntı yaratır durumda. Hayatın her alanında da ciddi bir temsiliyet sorunu var. Kadınları seven bir kadının, bu gerçeğini görmemesi için tüm duvarlar örülmüş durumda. Öyle de oluyor. Kendinizi tam olarak fark edemeden ama ben neyim, kimim diye şüphe duyarak yaşantınızı sürdürmeye çalıştığınız uzun yıllar düşünün. Yani bir kadının “Ben lezbiyenim, kadınları seviyorum” demesi hiç kolay bir şey değil. Eşcinsel kadınların bir nebze olsa “Ben varım” diyebilmelerini sağlayabilirsek ne mutlu bize.

Aykut: Evet, sorun zaten olmaması, olamaması! Birilerinden de olmasını beklemek ne kadar gerçekçi, o da ayrı bir soru. Cinsel yönelim kimliklerini politik bir sorun olarak gören insanlar bu tarz konularda işler üretmiştir ilk olarak. O yüzden anca 2009 yılında, çekinmeden “Ben eşcinselim” diyebilen kadınlar bir iş çıkartıyorlarsa, bu da çok şey söylüyordur bu coğrafya hakkında.

– Belgesel fikrinin oluşmaya başladığı günden çekimlerinin yapılıp filmin son halini aldığı sürece kadar, kendinizde ne gibi değişimler ve gelişimler olduğunu fark ettiniz? Film size ne kattı?

İzlem: Filmin politik alt yapısının geliştiği süreç, kendimi güçlü hissetmemi sağladı. Süreç içinde bir kez daha fark ettim ki her tecrübe birbirine çok benziyor. Herhangi bir eşcinsel kadının yaşadığı açılma sorunu, benim yaşadığımdan farklı değil ya da ailesiyle açık ve barışık hayat süren bir eşcinsel kadının yapabildikleri de benim olmasını hayal ettiğim şeylerden birisi aslında. İşte bunları görebilmek, kendinizi daha iyi anlamanızı sağlıyor ve gerçekten iyi hissediyorsunuz.

Aykut: Açıkçası şu zamana kadar, beni LGBTT bireyler üzerine belgeseller yapma motivasyonunu sağlayan yegane şey, film sürecini deneyimle isteği idi. O yolculuk “başka” bir yolculuk. Eşcinsel erkek kimliği üzerine henüz bir şey üretmemem de tam da bu yüzden sanırım. Trans kadınlar, eşcinsel kadınlar, Bursa’da yaşanan olaylar, Eryaman… Okuyorsunuz, araştırıyorsunuz, yeni insanlar tanıyorsunuz, üzerine hiç düşünmediğiniz kadar düşünüyorsunuz, omuz omuza verip ortaya bir ürün çıkartıyorsunuz. Değişim ve gelişim sadece film sürecinde de değil, filmin gösterim yolculuğunda da devam ediyor tabii. O kadar çok kapı açıyor ki çünkü.

– Kadın olmanın ve eşcinsel bir kadın olmanın çok da kolay olmadığı Türkiye gibi bir coğrafyada bu konuya eğilmekte hiç çekince yaşadınız mı ya da engellerle karşılaştınız mı?

İzlem: Filmde oynayacak olan kadınların açıklık sorunlarının olup olmaması bizi düşündürdü. Eşcinsel olduğunu açıkça ifade eden çok kadın olamadığı için, bu bizi zorladı. Bu çok anlaşılabilir bir şey elbette ki. Ama artık yavaş yavaş da birbirimizin elini tutmaya başlamamızın, sesimizi yüseltmemizin vaktidir sanki.

Aykut: Açıkçası, LGBTT bireylere dair işler üretme konusunda artık herhangi bir sıkıntının yaşanmayacağı bir dönemdeyiz. Cidden, hikayelerini paylaşmak isteyen insanların sayısı hiç de az değil. Sadece bir insanla da bir iş çıkartılabilinir, elli kişi ile de görünür olabilen. Yeter ki, üşengeç ve korkak olmayalım işi üretenler olarak.

– Belgeselde “Eşcinsel deyince erkeklerden bahsedildiğinin düşünülmesi” önyargısına değiniliyor. Çalışmanızın bu konuda bir değişiklik sağlayacağını umuyor musunuz?

İzlem: Erkek olmanın matah sayıldığı bir kültürde yaşıyoruz. Dolayısıyla bunun arkasına kuyruk misali takılan sıfatlar da bir o kadar nitelikli olmuş oluyor. Kadın olmaksa daha çok hakkında susulup sessiz kalınması gereken bir şeymiş gibi görülüyor. Yani, insanların aklına erkeklerin eşcinsel olduğu geliyor iyi veya kötü bir biçimde ama kadınların eşcinsel olabileceği düşünülmüyor bile. Elbette ki bu durum eşcinsel kadınların görünürlüğü arttıkça ve toplulumuzun erkek olmaya dair yüklediği anlamlar kırıldıkça gelişecek bir durum. Öyle de oluyor.

Aykut: O kadar sık duyuyoruz ki, “eşcinseller ve lezbiyenler”.. Bir çalışma elbette yetmez bir çok şeyi değiştirmeyi, ama tetikleyici güç olabilir yeni üretimler için. Zaten filmin metnine güveniyorum, bu sorunsalı iyi işlemesi açısından.

-Film izlendiğinde, insanların akıllarında neyin canlanmasını umuyorsunuz?

İzlem: Ben kendi adıma insanların hep bir ağızdan eşcinsel kadınlar vardır diye bağırarak sokaklarda koşturmalarını hayal ediyorum film sonrasında. Eşcinsel kadınların varoluşlarına daha çok sahip çıkmaları gerekliliğinin zihinlerinde şimşek gibi olmasa da çakmasını ve filmi izleyen her insanın da eşcinsel bir kadına yaklaşımının nasıl olduğunu; homofobik, cinsiyetçi olup olmadığını aklından şöyle bir geçirmesini istiyorum.

Aykut: Erkekler, lezbiyen pornosu izlerken sanırım bir kez daha düşünecekler..

-Film size göre, eşcinsel kadın hareketi üstünde ne gibi bir etki yaratacaktır?

İzlem: Eşcinsel kadın hareketi için itici bir güç olmasını umut ediyorum. Hareketin içinden pekçok kadın bu filmde yer aldı, emek verdi. Bu film eşcinsel kadınlar olarak Türkiye’de katettiğimiz yollar üstünedir. Bunu bu belgeselle daha net görebiliyoruz şimdi. Bir sonraki adımımız da,” bunu biz yaptık, bu bizim eserimizdir” diyip sürece daha bir sıkı bağlanmak. Yani kadınlar olarak birbirimize daha çok sahip çıkıp, haklarımız ve hayattan beklediklerimiz için daha güçlü bir biçimde mücadele yürütmeliyiz.

-Filmin adının bir hikayesi var mı?

Yeşim:“Beyaz atlı prens boşuna gelme” sloganını bir kaç yıl önce katıldığımız bir 8 Mart yürüyüşünü öncesinde türetmiştik. Yürüyüşte herkes bu sloganı çok beğendi. Sadece bizim kortejde değil, pek çok kadın örgütünün kortejinde de ve devam eden yıllarda da atılageldi bu slogan. Kadınların ayakta durmak için kurtarıcı bir erkek rolüne ihtiyacı olmadığı fikri herkesçe çok ortak çünkü.

Zeliş: Ayrıca bu slogan filme de sorunsal olarak konu aldığımız lezbiyen kadın görünmezliğine karşı 8 Mart’ta ilk defa kadınların kendilerini görünür kıldıkları bir slogan.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir