Soğan doğradığın çıplak eller

Koşar adım gitti, çünkü söylenenin aksine yürüyerek sakin sakin dönmek istiyordu. Eve dönüp yastıkları dişlemek yerine sinirlerine hakim olmak istiyordu. ‘Gerek var mı?’ sorusunun tüm olumsuz cevaplarında özne olarak yer alan tek bir insan vardı hayatında, o da onunla buluşmaya gidiyordu; Gökhan’la.

Küçükken izlediğimiz Beverly Hills çizgi filmidenki şoför gibi ayırdığı saçlarıyla 10 metre öteden seçilebiliyordu. Onu hafızasındaki en eski görüntü ile bağdaştırarak kendisinden ve uykusuz gecelerinden uzak tutmaya çalışmıştı. Eh, bir nebze başarılı olmuştu da aslında. Bir zamanlar toz konduramadığımız insanlar nasıl olup da elektrikli süpürgenin torbasını tıkayan toz yığınına dönüşüyordu hala aklı almıyordu.

Tam zihninde kendisini Salı Pazarı’nda yedek süpürge torbası ararken canlandırmıştı ki onun oturduğu masaya vardı. O çoktan rakıyı söylemişti, azman içiyordu. Azman derken, onu da bildiğinden değil, masadaki dublemetreden anlamıştı. Çünkü sırıtarak dublemetreyi kadehinin yanına tutup, ‘Suyu koymak için seni bekledim’ demişti. İçinden okkalı bir ‘İyi halt ettin’ geçti ama eve sakin dönmek istiyordu.

Onu görmek soğan doğradığın çıplak elle yaşaran gözünü ovuşturmak gibiydi. Kurtuluş gibi gözüken bir eylemi harekete dökmek için yapılan istemsiz bir şeydi fakat koşullar iyi hesaplanmadığı için sonu felaketti.

‘Başın sağolsun’ dedi. Doğrudan konuya girerse hani sanki bu görüşme daha kısa sürerdi. Eski sevgililer mezarlığından birinin hortlamasının tek geçerli sebebi bir yakınının artık mezarlıkta ikamet ediyor olmasıydı ne de olsa. Gökhan annesini kaybetmişti. Onu da çok seven müstakbel kaynanası. Rahmetli müstakbel kaynanası.

Gökhan annesini son günlerinde üzmemek için ona ayrıldıklarını söylememişti. Hoş, bu gevşek karşılamasına bakılırsa Gökhan ayrıldıklarını kendisine de söylememişti. Bir diğer olasılık ise annesini kaybetmesi her insan gibi onda da bazı devreleri yakmıştı. Bu yanan devrelerin dumanı ise onun gözüne kaçmıştı. Ağlamakla ağlamamak arasında gidip gelmesi bir saatini aldı. Uzun uzun konuştular, sinir küpü gibi geldiği bu buluşmadan sakin sakin döneceği artık kesindi. Farketmediği şey ise gündüz vakti içilen rakının da etkisiyle o gecenin uykusunu masadaki muhabbetle takas etmiş olmasıydı.

Kadehindeki rakı bittiğinde değil de Gökhan’ın annesinin hayaleti masayı terkedip, Gökhan ‘Biz neden ayrıldık ki?’ diye sormaya başlayınca nazikçe gülümsedi. Tek nezakat hakkını da kullandığına göre kalkabilirdi. Açılışı da kapanış gibi yaptı ‘Başın sağolsun’ dedi. Sandalyesini geri itti ve kalktı. Tuvalete gittiği sırada hesabı zaten ödediği için, rahmetli müstakbel kayınvalidesini de o hiç çıkaramadığı yemeğe çıkarmış gibi hissetti. Vicdanındaki yükü de bahşiş kasesine bıraktı. Her şey tamamdı.

Kalktı, bakıştılar, kapıya doğru gitti. Hızla çıktı ve kendini caddeye attı. Hızlı hızlı yürürken bir anda baloncuk tabancası satan çocuk önünü kesti. Havada uçuşması gereken balonlardan biri ensesinde, tam da Gökhan’ın öpmeyi en çok sevdiği yerde patladı. Yarın gecenin uykusu da takas edilmiş oldu.

Bu yazı Büyük Keyif sitesinde şu adreste yayınlandı.

Bir Cevap Yazın