Bir damla rakı var parmağımın ucunda

Bir şairin “Sabahsa, bir uzun boylu haziransa kent” dizesini okuduğunda liseyi bitirmek üzereydi. Başka bir şairin “Zamansız gelme elim kolum dağınıksa sarılamam” dizesini okuduğunda ise okuyabileceği tüm okulları bitirmiş olacaktı.

Daha 25 yaşındaydı ve evdeki rakı masalarında kaçak göçek babasının ya da annesinin kadehlerinden aldığı yudumları saymazsa iki elin parmaklarını geçmezdi rakı masasına oturmuşluğu. Ama onu alt üst eden bu değil, Dide’nin “Bir gece rakı masasına oturalım seninle” teklifini geri çevirmemesiydi. Sevdiği kadınla bir başlarına bir dünya yaratıp bir-iki saatliğine de olsa o dünyada var olmak vardı işin ucunda.

Rakı masası ciddiyet demekti onun için. Babası ve amcası dünyayı rakı masasında kurtarıyordu. Aile içi anlaşmazlıklar cereyan ettiğinde babasının telefonda “Bunları telefonda konuşmayalım, bir gün gelirsiniz, açarız bir küçük, o zaman adam akıllı konuşuruz” dediğini hatırlıyordu. Bu akşam o da ciddiydi.

Cam kenarından masa ayırtmıştı. Hafta içiydi, pek kalabalık olmazdı meyhane. Şansına bugün Hilmi çalışıyordu. Ne seslenme, ne el etme kar etmezdi Hilmi’ye. İlhami Algör’ün kulakları çınlasın, Hilmi, rüzgarı kendinden menkul bir uçurtma gibiydi. Sahi onun da bir albayı olsa Dide’yle evlendirir miydi onu.

Evlenmek, ne büyük kelime. Oysa şu ana kadar bildiği en uzun kelime sevmekti. Hep bu şairler yakıyordu başını, balonunu elinden kaçırmış kısa paçalı veletler gibi okuduğu dizenin ardından bakakalıyordu.

Sonra rakı masasında içkiyi biraz kaçırınca varsa yoksa o balonların rotaları dökülüyordu ağzından. Rakı masasında şiir okunmazdı, bunu bilirdi. Rakı masasında şiir konuşulurdu ama. Babasının şiir okuduğunu sandığı çoğu zaman aslında annesinden bahsettiğini anlaması için bıyıklarının terlemesi gerekmişti.

Rakı masasında dizelerden bahsetmek serbestti, serbest nazımdı. Ne yaşamının bir ölçüsü vardı ne de yaşadıklarının. Yine böyle bir ölçüsüzlük anında Dide’yi meyhaneye davet etmişti.

Ah Dide bir gelseydi, otursaydı karşısına. Acaba diyebilir miydi ona “Sen benim sevdiğim kadın ol Dide. Sevgilim, sözlüm, nişanlım olma. Geceleri yanına yatmadan önce köprücük kemiğine bir damla rakı damlattığım kadın ol sen. Ol ki rakı masasına her sensiz oturduğumda seni yanımda bileyim” diyebilecek miydi?

Acaba gülümser miydi bunu duyunca, bilir miydi ki o gülümsediğinde Birhan Keskin’in bahsettiği beyaz deliğin açıldığını gerçekten. Dide ne zaman gülümsese o kendini, o beyaz delikte buluyordu. Ve biliyordu ki bu gece o delik rakı beyazı olacaktı.

Çok nadir oturmuştu bu masaya ama hep bir kadının ardından oturmuştu. Ol sebep bu masaya hiçbir oturmasında rakının beyazı bir diğerini tutmamıştı. Tutmak fiili artık keşke sadece Dide’nin elleri için kullanılsaydı. Öpmekse, illa olacaksa, ağızdan olmalıydı. Ya dakikalar geçmek bilmiyordu ya da içinde bir halk o kadar hızlı yürüyordu ki zamanın bastığı zemin kaymıştı.

Dide daha kapıda gözükmemişti ve Hilmi bütün aksiliğiyle şu güzel ortamı bozuyordu. Bir meyhanenin mezeleri kadar garsonlarıyla anılıyor olmasına aldırış etmeyen bir hali vardı Hilmi’nin. Mekanın eski sahibi olduğu fakat zamanında bütün parasını olmadık bir kadına yedirdiğine dair tevatürler dolanıyordu ortada. Ve o, şu an bunların hiçbiriyle ilgilenecek durumda değildi.

Dışardan bakınca alelade bir rakı masası gibi gözüken, onun içinse Dide için ilmek ilmek bercestelerle dokuduğu kilimdi. O kilim ki yaz vakti sahil boyunca sere serpe yatmak için çimenlere serecekleri. Ne naiflikti arkadaş! Kendi dünyası şiirdi diye bütün dünya şiir mi olacaktı.

Olsaydı ya, olmaz mıydı? O uğruna şiir yazılan, o yataktan kaldırıp bir iki dizeyi not almak için kalem kağıt aratan kadınlar ne güzeldi. Dide de bir o kadar güzeldi. Mevzu bahis Dide olunca o sanki balonu hiç elinden kaçırmıyor, bütün patikaları elinde balonuyla arşınlıyordu. Derken bir anda boş bulundu, balonu elinden kaçırdı. Dide kapıda belirmişti. Adının sonundaki iyelik ekini bir mahkeme kararıyla sildiren Dide…

Birinci dublelerini bitirmişlerdi. Dide’ye baktı. Hararetle bir şeyler anlatıyordu. “Bir yerden başlamam gerek” diye düşündü. Sağ elinin orta parmağını tazeledikleri rakısına bandı. Bu sırada bütün dünya durmuştu. Dide anlatmaya devam ediyordu ama o duymuyordu. O an bütün dünya onun rakıya bandığı sağ elinin orta parmağı olmuş, orada durmuştu. İçinde hızlı hızlı yürüyen halk bile.

Elini kaldırdı, Dide’nin sol elinin üzerine, baş parmağından işaret parmağına giden yolun üzerine orta parmağında asılı kalan rakıdan bir damla damlattı. Bir yerden başlamıştı. Dide anlamadı ama önce gülümsedi sonra güldü. O da o beyaz delikten içeri atladı.

Bu yazı Büyük Keyif’te şu adreste yayınlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir