Gün Ahayol

Bana baktı ve “Günah ayol!” dedi. Anlamadım. Sanırım anlamamam normaldi. Daha beşinci yaşımın ilk yarısın- daydım ve yaşıma özgü bir alıklıkla, sanki cümlesi devam edecek ve ben ne demek istediğini anlayacakmışım gibi baktım ona. Bir kahkaha koparıp anneme döndü. Hayatımın sonuna kadar karşıma çıkacak bütün klişelerin içini doldurmaya yetecek renk ve tatta olan Belkıs teyze. Kalın altın bileziklerini şıngırdattı ve kahvesinden bir yudum aldı. Bütün çocukları, adlarından ziyade kendi taktığı lakaplarla seven ve benim ak- lımı sürekli karıştıran Belkıs teyze.

Annemle konuşmaya devam ettiler. Ben ise biraz geri sarıp ne demek istediğini anlamaya çabaladım. İnsan o yaşta bu beyhude çabaları daha çok seviyor sanırım. Annem babama sinirlenmiş ve bana terliğini fırlatmıştı. Çünkü ben babamın oğluydum, tıpkısının aynısıydım. Buraya kadar sorunun ne olduğunu anlamamıştım, çünkü ben annemle babamın oğluydum. Bunun bir sorun olmaması gerekiyordu. Yine de o terlik havada iki salto ve bir burgu yapmış, televizyondaki adamın da dediği gibi ‘bir yaklaşık’ ile beni sıyırmış, koridor evrenine yollanmıştı. İnsan beş yaşında da olsa hayatta kalmak için çeşitli stratejiler geliştirebiliyordu, mesela terliğin sekip bana çarpmaması için hep koridorun ağzında oturmak gibi.

Belkıs teyzenin şıngır şıngır kolları sağ olsun terliğin yolculuğuna katacabileceğim anlamların sonuna geldim çünkü dikkatim dağılmıştı. Belkıs teyze annemle konuşurken iki lafın arasında sürekli bana bakıyordu. Hatta o iki kelimeyi söylerken de aynı böyle bakıyordu; bütün şefkatiyle. Ama ben o iki kelimenin anlamını bilmediğim için kafamda nasıl dizmem ya da kelimeleri nereden bölmem gerektiğini de bilememiştim. Sonuçta annemin arkadaşları geldiğinde ben genelde odama postalanıyordum, ne konuştuklarını duymadığım gibi, ben tuvalete ya da mutfağa gider- sem de sesleri bir anda kısılıyordu. Ama belli ki annemin bugünkü sinir katsayısı benimle ilgili düzenlemelerin gevşemesine sebep olmuştu.

Belkıs teyze ne demek istemişti? ‘Gün ahayol’ muydu, ‘Güna hayol’ muydu? Beni birine mi benzetip iç geçiriyordu? Belki çok meşhur bir film artisti vardı, adı da Güna Hayol’du, belki kötü- lerin düşmanı, herkesin sevdiği biriydi? Bunları düşünürken önüm- deki plastik oyuncaklara ve yemek artıklarıyla bezenmiş şortuma bakınca bunun gerçek olabilmesi için Belkıs teyzenin hayal gücünün beş yaşındaki bir çocuktan daha geniş olması gerektiğini dü- şündüm, vazgeçtim.

Belkıs teyzenin beni sevme şekillerini düşünmeye baş- ladım, çünkü annem bana bakarken genelde dişlerini kırarcasına sıkıyordu ama Belkıs teyze bana çok tatlı ve hani bıraksan kalkıp sarılacak gibi sevgi dolu bakıyordu. ‘Güzel gözlüm’, ‘Ceylan göz- lüm’, ‘Gün yüzü görmemiş evladım’, ‘Bahtsızım’… Sonuncusu kötü bir şeydi biliyordum çünkü onu söylerken o tatlı hâlinden eser kalmıyordu. Ama üçüncüsünden emin değildim. ‘Gün’ biri miydi de onun yüzünü görmeliydim acaba? Yoksa böyle yastıkların yüzü gibi bir şey miydi? O an için en mantıklı gelen Belkıs teyzenin ‘Gün Ahayol’ demiş olma olasılığıydı.

Hadi ‘Gün’ tamamdı, ‘Ahayol’ neydi acaba? Yoksa belki de ‘Ahayol’ değil de Aha! Yol!’ gibi miydi? Çünkü ‘Aha’yı da annem- den biliyordum, bazen akşamları babamla tartışırken 1.50’lik boyu 3 metre oluyordu ve gözlerini kocaman yapıp babama ‘Aha!’ ile başlayan cümleler kuruyor ve kendinden beklenmeyen bir çeviklikle hem babama parmak sallıyor hem de o salladığı parmağı havada bir şeyler yazar gibi savurup geri çekiyordu. Acaba ‘Aha!’ da bir şövalye hareketi miydi?

Annemin söylediklerinin gerisini pek anlamıyordum çünkü ya çok hızlı konuşuyordu ya da yine anlamadığım kelimeleri kullanıyordu ama bu kelimeyi söylerken hem öncesinde hem de sonrasında duraksıyordu, o yüzden ‘Aha!’yı kolayca seçebiliyordum.

Ben kafamda dünyanın en saçma yapbozunun parçalarını cebren ve hile ile ittire ittire yerleştirirken, Belkıs teyze ile annem hâlâ durmaksızın konuşuyordu. Ben de annemi bu kadar üzgün görmeye alışık olmadığım için bir anda ayağa fırladım. Belkıs teyzenin o şefkatli ifadesini beş yaşımın muzipliği ile karıştırdığımı sanarak, “Gün! Aha! Yol!” diye bağırmaya ve bir yandan salonun or- tasında dönmeye bir yandan da annemin şövalye hareketlerini baş- ladım. Belkıs teyze dona kaldı, annem ise bu sefer oturduğu yerde üç metre oldu.

Anneler ile çocukları arasındaki bağ sanırım bu; aynı dili konuşmak. Belkıs teyze ne de olsa bu evin insanı değildi, o yüzden bir an için aklımı kaçırdığımı düşündüğünden bana dehşet içinde bakıyordu. Annem ise üçüncü tekrardan sonra Belkıs teyze ve kendisini taklit etmeye çalıştığımı anladı. Babama söylediği o meşhur ‘Aha!’sı gibi yerde bir başına duran terliği alıp atarken öncesinde ve sonrasında duraksamamıştı ama benim için büyük bir boşluk olmuştu.

Artık koridorun ağzında değildim. Annem terliği fırlatmak üzereydi, Belkıs teyze dehşetten dona kalmıştı. Milisaniye sonra terlik ile efsane bir buluşma yaşayacaktım ve annemin kelime da- ğarcığımdaki bazı hataları düzeltmek ve dağarcığıma yenilerini ek- lemek için sarf ettiği üstün çabalara bir yenisi eklenecekti:

“Ne günahı ayol, gerzek bu gerzek. Aynı babası!”

Sonbahar 2019 – Hafıza•Günah