Eksik Eşik

Bizim evin eşiği yok. Bizim ev derken de sanırım önce doğası sürekli değişen “Biz”in ne olduğunu anlatmam gerek. Burada bahsi geçen “biz” eşimden ve benden oluşuyor. Şu kısa ömrü hayatımda var olmuş nice “biz”lerden biri; ailem. Ama kökeni aslında daha önce “Biz” olarak varlık gösterdiğim başka bir gruba ait; annem babam ve benden oluşan ailem. O ailemdi de bu neyim, bu ailemse o neyim gibi sorulara girmemek en iyisi. Çünkü evlenince anladım ki hepsinin kapısı birbirinden ayrı ve ailelerin girişi de çıkışı da kapıdan yapılıyor. Belki çocuk aklımla sorduğum sorular hala geçerliliğini koruyordur: “Aileler mitoz bölünmeyle mi oluşuyor?”

Eşik diyordum. Bizim evin eşiği yok. Eşiği olsaydı konu ve komşu ikilisi -ki kendileri aile yapısının vazgeçilmeziymiş, evlenip bir de üstüne barklanınca öğrendim- bir bardak pirinç istemeye geldiğinde, o bakmadığı yüzümden midir, neredendir bilinmez, anladığı aile kavgalarımızı iki lafın arasına meze yapıp sormazdı. Çünkü kavga sesten ibaret olduğu için (Allah’ıma bin şükür Cemil’im beni dövmez) eşiğimiz olsa dışarı taşmazdı bunlar. Bir de “bark” denen şey gerçekten mezarların üzerine yapılan evciklerse, bazı kadınlar için “ölmeden mezara girdi” benzetmesinin karşılığı evlenmek midir ki?

Hem siz aile kavgası nedir bilir misiniz? Sizin benim gibi insanlar arasında edilen kavgayı düşünün, o kadar işte. Sadece iki kişi evlendikten sonra sanki o iki kişinin akrabaları insanlıktan çıkıp eltiliğe, görümceliğe giriyor ve kooperatif misali çıkamıyor.

Eşik diyordum. Ben annemden böyle gördüm. Bizim evin eşiği olsaydı, darlanıp darlanıp kendimi dışarı atmazdım. Bizim Belgin var, yan komşu. “Ayh, ev bastı” deyip deyip soluğu mahallenin çaycısında alır. Ben şimdi kalkıp nasıl anlatayım Belgin’e evin basmayacağını. Nasıl diyeyim “Belgin’cim yapıldığından beri milim kıpırdamamış duvarlar nasıl bassın sana? Bassa bassa evin içindeki biri basmıştır sana, o da ya annen-baban ya da kaynanan-kayınbaban. Kocansa bilemem” diye.

Eskilerin bir lafı varmış “Kol kırılır yen içinde kalır” diye, ben onu bilmem ama annemin çok güzel bir lafı vardır; “Basan buhranı eşikten taşırma.”

Çok dert çektiğinden değil de çok dert dinlediğindendi sanırım: “İstersen dizine kadar balçığa batmış gibi hisset, istersen yoğurdu süzdüğün tülbentin dibine yapışmış gibi, ama ne yap, et, derdini, tasanı eşikten yukarı taşırma” derdi. Eşikten taşmanın ne olduğunu tam olarak anlamam için deli bir yağmur mahalleyi önüne katıp götürmeliymiş meğer. Her öğrenmenin de bir bedeli olduğunu o gün öğrendim, ki bu öğrenme için henüz bir bedel ödememiş olmam beni hala endişelendirir.

Yarın doğum günüm. Salih bir haftadır ne istediğimi soruyor. Bir eksiğim, gediğim olup olmadığını merak ediyor. Dedim ya, evimizin eşiği yok. Bu doğum günüm için eşik isteyeceğim Salih’ten, hem de şöyle yüksek olanından, insanın ayağını tam olarak kaldırmadan geçemeyeceği, varlığını hafife alamayacağı cinsten.

Camları da sıkı sıkı örttüm mü, ne bir buhranımı ne de sıkıntımı içimde yaşamak zorunda kalırım. Koskoca dört benim yahu!

Yaz 2016 – altZine

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir