Diline yabancı olduğu bir ülkeden dilini bildiği bir kıyımı izlemek

Pasaportunu kontrol etti. Gözüne elişi kağıdı gibi gözüken vizelerine baktı. Ne zaman eline pasaportunu alsa gittiği yerleri aklından geçirip bir arkadaşının sözünü hatırlıyordu: “Kızım sen dünya vatandaşısın” Bir yere gideceğinden değil de işte hem garip hem de güzel bir histi. Zaten gitse ne olacaktı, koşa koşa geri gelirdi. En rahat ettiği yerler istediği zaman dönebileceği yerlerdi.

Oysa İngiltere iki yıllık vize verince nasıl sevinmişti. Hemen Londra’daki arkadaşını arayıp iş gezisinin sonuna birkaç gün eklerse onda kalıp kalamayacağını sordu.

Uzak bir tarihe dair plan yapmak miyopken hipermetrop olma konusunda ısrarcı olmak gibiydi. Dört ya da beş kere değişen tarihler sonunda bir karara varılmış ve biletler alınmıştı. İş gezisinin sonuna eklenecek bir hafta sonu ve daha ucuz olması için Pazartesi dönülen bir tatil vardı şimdi önünde.

Hem tarihlerin çok değişmiş olması hem de sırf ucuz diye bir gün daha kalma fikri içine bir buzağı oturmasına sebep olmuştu. Bir şeyler ters gidecekti ama ne? Tam bu noktada durup ne kadar çok batıl inancı olduğunu düşündü. tanrı hiç kimseyi batıl inancı olan bir kadınla sınamamalıydı.

Üç gün boyunca dilini bilmediği insanlarla ortak bir dilde anlaşma çabası oldukça yorucuydu. Trene binip merkeze dönmek için toplandığında çantasının ağırlaşmış olmasına tezat bir hafiflik vardı üstünde. Yine belli belirsiz bir sıkıntı ile trene bindi. Kırsalın kentsele döndüğü manzaranın içinden geçerken insanları izliyordu. İnenler, binenler, işe gidenler, okula gidenler…

İstanbul’da pek yapmasa da yurt dışındayken sürekli pencerelerden içeri bakma huyu vardı. Bu insanlar ne yapıyordu akşamları, geceleri, sabahları… Bir Avrupa filminden fırlamış gibiydi hepsi, her hareketleri mizansen itibariyle sinematografik gelirdi ona. İstanbul’dayken de metroya binip turist gibi etrafındaki insanlara bakıyordu. Bu kadın acaba eve gittiğinde onu kim bekliyordu, bu adam nasıl bir ofiste çalışıyordu. Herkese dair bir hikaye yaratabilirdi.

Derken inmesi gereken durak geldi. Filmlerde görünce “Aaa ben burayı biliyorum” dediği yerlere bir yenisini eklemiş oldu böylece. İndi, metroya bindi. İndi, arkadaşını gördü. Kısa bir yürüyüşün ardından eve vardılar. Bu evi ya bir filmde görmüştü ya da içine girdiği ama diline hakim olmadığı için yabancı bir yerin her daim yabancı kalacak olması bu hissi yaratıyordu.

Sabah uyanıp erkenden evden çıktı. Parkları ve müzeleri dolaştı, kötü restoranlarda yemek yedi, metroya bindi. Hem tatilde hem de yurt dışındaydı, bir başınaydı. Bıraksalar sokakların hepsini yürürdü. Bütün pencerelerden içeri bakardı. Ama akşam arkadaşı ile buluşması gerekiyordu. Eve dönmek için yola çıkarken arkadaşı bir şeylerin ters gittiğini ve evde buluşmaları gerektiğini yazdı.”Ha bir durak ha üç durak” diye geçirdi içinden ve metronun merdivenlerini indi.

Eve girdiğinde arkadaşını bilgisayarın başında buldu. “İstanbul karışmış” dedi arkadaşı. Karışmak? Dahil olduğu nesil için “karışıklık” tam olarak ne ifade ediyordu kestiremedi. Ekrana baktı, dilini bilmediği bir kanalın canlı yayını vardı. Ana dilinin konuşulmadığı bir ülkede, dilini bilmediği bir kanalda kendi dilinden insanların yaşadıklarını izliyordu. Gördükleri ise sinematografik değer taşımaktan çok uzaktı. Dört saat boyunca biber gazı tenekelerinin yere düşerken çıkardığı sesi dinledi. Körfez Savaşı’nda gece görüşü yüzünden bir noktadan sonra havai fişeklere benzeyen bombalar geldi aklına. Ne zaman su içmek için masanın başından kalksa tok sesli bir tenis müsabakasını çok uzaktan “dinliyor” gibiydi.

O kadar uzakta kalmıştı ki ve o kadar anlamlandıramıyordu ki, gözünü açtığında yerel saat ile altı, kendi saati ile sekiz olmuştu. Bir kent uyumamıştı, saat altıda bilgisayar başında uyumamış olan bu kenti görmeye çalışırken buldu kendini. Derken telefon çaldı, en yakın arkadaşlarından birini gözaltına almışlardı. Çok saçmaydı. Hani böyle şeyler gerçekten hep başkalarına olurdu? Kendi nesli hani yol kenarında durup olan biteni izlerdi? Gözaltı, işkence, gözaltında kaybetme gibi şeyleri ancak saman kağıtlara basılmışsa okuyan bir nesle dahildi. Bir şeylerin değiştiğini hissetti, içinde, bir şeyler değişirken birilerinin göz akı daha da beyazlaşıyordu, gözleri daha da kararıyordu.

Yatak odasına geçti, başını cama dayadı ve ağlamaya başladı. Dakikanın onda biri kadar kısa bir sürede toparlandı ve avukat tanıdığı olan herkesi sırayla aradı. Yapabileceği en iyi şey bir avukat sağlamaktı. Bir iki telefon konuşmasından sonra zaten teyakkuzda olan avukatlara ulaşılmıştı. Telefonu kapattı, başını cama dayadı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Uyumamıştı, ne olup bittiğini anlayamıyordu, arkadaşı gözaltına alınmıştı ve elinden hiçbir şey gelmiyordu. Eğer o saman kağıtlarda yazanlar doğruysa bu ülkede gözaltına alınmak…

İçinden sürgündeki insanları geçirdi, ülkeleri bin parçaya ayrılıp sevdikleri insanlar canını kurtarmaya çalışırken bambaşka bir ülkede eli kolu bağlı oturanları düşündü. Kıyas kabul etmezdi ama o an için, yaşananları da o kabul etmiyordu. Aynı ülke sınırları içinde olmayı diledi o anda, hiçbir işe yaramayacağını bilse de. Günler sonra sevdiği adam gözaltına alınan bir arkadaşını teskin edecekti, “Hiç olmazsa adliyenin önüne gidelim, sevk ederlerken uzaktan göreyim” diyecek olan arkadaşını.

Uçak biletlerine baktı, imkansızdı. Ucuz etin yahnisi yavan olmanın ötesine geçmişti bu sefer, midesine oturmuştu resmen. Tekrar bilgisayarın başına oturdu. Telefonu çaldı, serbest bırakmışlardı arkadaşını. Nefes bile alamadı bir an için. Hafif bir rahatlamayla beraber kabus gibi günlerin başlangıcında olduğundan habersiz.

Ülkeyi terkedene kadar tek hatırladığı bilgisayarın durduğu masa, altı sandalye ve kahve makinasıydı. Pazartesi sabahı uyandığında çantasını toplayıp evden çıkmaktan ziyade gitmeme fikri vardı aklında. Böyle bir ülkeye, bu halde olan bir ülkeye nasıl dönülürdü? Dönülmeyip ne yapılırdı? 24 saatten az gözaltında tutulan insanların kabusunun 24 saatlere dönüşeceğini bilmeden, nasıl çıkmalıydı o evden? Dehşet bir korku kapladı, gitmeyip ne yapacaktı ve fakat gitse başına ne gelecekti? Arafta kaldı. Giderse biliyordu ki sokakta olacaktı. Bilmediği ise sekiz gün sonra gözün bile görmediği bir gaz yüzünden iki büklüm olacağıydı.

Derken kendini uçaktan inerken buldu. Tavşan ürkekliğiyle çıktı havaalanından. Yaşananları göstermeyen medya kadar yaşananları görmeyen insanların varlığını anlamıştı ama birbirine tezat bunca semti barındırabilecek bir İstanbul’u da beklemiyordu. Tam bunları düşünürken, tam da Mecidiyeköy’ün üzerinden geçerlerken genzi yandı, camlar kapalıydı ama kar etmiyordu. O an bunun daha başlangıç olduğunu, aslında canlarına kast etmek isteyeceklerini anladı.

Bir cevap yazın