Daha Doğru, Daha Aşınmış

Balkonun kapısı açık olduğu için hâlâ bağırdığını duyabiliyordum. Aslında mevzu bahis kedi yavrusu olunca “bağırmak” değil de “yüksek sesle miyavlamak” fiili sanırım “daha doğru” olur. Muhtemelen annesini kaybetmişti ya da annesi onu kaybetmişti. Susmak bilmiyordu. Ama onun susmak bilmeyen hâli bile aklımdan geçenleri bastıramıyordu. Havadaki neme inat yeryüzündeki varlıklarını sürdüren kadife koltuk takımının en büyüğünde, en küçük yeri kaplarken bir yandan da iki gün önceki konuşmayı düşünüyordum.
Aslında bu konuşmayı dün unutmuş olurdum. Fakat normalde bir günde dünyaları unutan benim için işler artık değişmişti. Artık anormaldeydim. Bazı şeyleri daha fazla önemsiyordum, bazı şeylere daha fazla dikkat ediyordum. İnsanın 12 saniye olan dikkat süresi bile değişip sekiz saniyeye düşmüşken, ben mi değişmeyecektim. Hem de sadece 48 saat içinde.
Aynı “yüksek sesle miyavlamak” gibi, ne de olsa artık her
şeyin “daha doğru”su vardı, “daha doğru”su olanların da -çıtayı yükseltip- “siyaseten doğru”sunu bile bulabiliyordunuz ama neyse ki ben daha oraya gelmemiştim. Ben içinde “daha doğru” bir senaryo barındıran bir ayrılık konuşmasının ardından bakıyordum. Ne konuyu tam anlamıştım, ne de akışa müdahale edebiliyordum.

Ama garip bir şey vardı. Çok mu seviyordum? Sanmam. Ayrılmak mı istemedim? Yine sanmam. Bu benim için bir yıkım mıydı? İşte bunu hiç sanmam. O neyin “daha doğru” olacağına benim yerime karar vermişti. O ciddi ciddi karşıma oturmuş bunları bana anlatırken teslim etmem gereken rapor önümde açıkken dakikalarca yazı karakterini değiştirdiğim anlar geldi aklıma. Ariel’den başlayıp Times New Roman’a kadar yolum vardı daha. O ise hâlâ anlatıyordu. Buluşmaya sadece bunu bana tebliğ etmek için gelmişti.

Tabii keşke bütün bunları onunla karşı karşıya otururken düşünmeseydim, “tebliğ” kelimesi her
aklımdan geçtiğinde istemsizce “tebliğ tebellüğ” de aklıma geliyor ve alıyordu beni bir gülme. Beni yine aldı bir gülme ama bu sefer yavaşça yere bıraktı. Çünkü o an aslında kendisi bana, -resmen- ilişkimize dair tebliğ tebellüğ belgesinin gerekliliklerini yerine getiremediğimi anlatıyordu. Tebliğ tebellüğ belgesinde yazanları “doğru” yapmadığım gibi, “daha doğru”sunun ne olduğunu ve benim bu “doğru”ya ulaşmak için -bu büyük ülkü- neden ve nasıl değişmem gerektiğini anlatıyordu. Anlatıyordu da anlatıyordu. Kendi için demiyordu, hikayenin bundan sonrası benim iyiliğim içindi. 48 saatlik bir reklam arası vereceğimizin habercisiydi.
İşte o bitmek bilmeyen anlatma anından başlayan ve beni, bütün dünya ve gezegenler ve yıldızlarla beraber buraya ve hatta aynı hizaya getiren zaman kavramına teşekkürü bir borç bilirim. Bütün bu süre zarfında düşünmek için bolca vaktim olmuştu, “Artık” kelimesini virgül niyetine kullanmıştım. Doluya koymanın mantıksızlığını nenelerimizden bildiğim için o topa hiç girmemiştim, boşla zaten işim olmazdı
derken işte burdayım. Nemli pis bir havada kadife koltuk takımının üzerinde “bağırmak” ve “yüksek sesle

miyavlamak” arasındaki farkı düşünüyorum. Aslında yalan, o geçirmem gereken değişimin neden ve nasılını düşünüyordum. Ve bir de gerekliliğini.

İşte o an karar verdim -yaşasın sekiz saniye-, ben değişmeyecektim. Ya da en azından bu şeyin adı değişim olmayacaktı. Değişmek zorunda değildim, değişimin kendisi olmak ya da değişime inanmak gibi misyonlar edineceğime dair kimseye söz vermemiştim. Ben erozyona uğrayacaktım çünkü aslında olan tam da buydu. Diğer adıyla aşınacaktım. Ne de olsa hayatıma giren herkesin benden bir parça alıp götürdüğünü söyleme romantizmi bana uzaktı. Bu insanlar beni aşındırmıştı. Ruhum aşınmıştı resmen. Kendi kabuğum üzerindeki varlıklarım, başta diğer insanlar olmak üzere türlü dış etkenlerle aşındırılıp yerinden kopmuştu. İnsanlar benden kopardıklarını başka yerlere, başka insanlara taşınımıştı. Benden kopardıklarını başka insanlarda ve başka insanlarla biriktirmişti. Olan buydu. Değişim diyerek bunu afili bir hâle getirme hevesim de yoktu zaten. Ben değişmeyecektim, yaşadığımın erozyon olduğunu kabul edip, bu erozyonla nasıl başa çıkabileceğimi bulacaktım. Değişmek mevcut hâlden farklı bir hâle gelmekse, erozyon da insanın kendine yakışanı değiştirmesiydi benim için. Belli ki benim hayatta kalma yöntemim de buydu. İstinat duvarı artık bizim işimizdi. Geçti mi bir sekiz saniye daha. Koşarak bir hışım balkona çıktım, yavru kediyi bulmak için hızla bahçeye bakındım ve “Bam!”, kedi oradaydı.
Göz göze geldik, muhtemelen ağzımdan şefkatli birkaç kelime çıkacağını sandı ama ben “Bağır ulan bağır, avaz avaz bağır!” dedim. Sonra da aynı hışımın rüzgarıyla yattım uyudum. Bakın bu son sekiz saniye çok önemli.

Sonbahar 2018 – Zaman∞Değişim – altZine